Ödemelerinizi İYZİCO ile taksitle yapabilirsiniz.
13 Şubat 2026

Öyküde Retorik

Horacio Quiroga
Öyküde Retorik

Evvelce yine bu köşede, öykü yazmaya girişen herkesin karşılaşacağı kaçınılmaz zorluklara takılmadan yazmak isteyen kimi çocukluk arkadaşlarımın ricasıyla birtakım kurallardan ve hilelerden bahsetmiştim, bunlar benim bazı durumlarda bizzat uygulayıp hoşnut kaldığım tüyolardı ve o çocukluk arkadaşlarımın da gerçekten işlerine yarayabileceğini düşündüm.

Sonradan, öykücülükte kullandığımız temel -yöntemlere da-lıp gittiğim sessizliğin de teşvikiyle –edebiyatta sessizlik her zaman teşvik edicidir– yazma sanatına heves eden sayısız insandan en azından birinin mutlaka bir yerlerde karanlıklar içinden ufuk açıcı bir öykü ortaya çıkarmak için uğraşıyor olması gerektiğini de düşünerek bunları bir dizi yeni, etkili ve güvenilir hileyle tamamladım.

Üzerinden epey zaman geçti ve ben o edebi normlarımın işe yarayıp yaramadığını hâlâ bilmiyorum. Ciddi olmaktan uzak esprili bir dille kaleme alınan o bir dizi hilenin sıralandığı yazıların ortak başlığı “İyi Öykücü İçin Kılavuz”du.

Bugün benden yine ama bu sefer çok daha ciddi bir yazı rica ettiler. İlk olarak öyküye dair kesin ve doyurucu bir açıklama istiyorlar. Sonra da etkili bir formül bekliyorlar; hem de zamanında tüm vaktimizi alıp karşılığında çok cılız bir başarı sunan, artık kullanımdan kalkmış o eski tarzda yazmaktan kaçınabilecekleri bir formül.

Görüldüğü üzere, benim iyi öykücü olmak isteyenlere küçük tüyolar veren o zamanki pozisyonum ne kadar rahat ve güvenli idiyse de, şu anda durumum epey sallantılı. Öyküye dair bildiğim her şey yanlışmış meğer. Bu uğraşa dair o şüphe götürmez bilgilerim de, az çok belli küçük tuzaklarım da yalnızca beni bebek gibi çıplak ve üşümüş halde ayakta tutmaya yaramış, bizi de emzirmesi gereken yeni bir öykü retoriğinin ortaya çıkışına şahit olayım diye.

“Yeni bir retorik...” İlk ben değilim yeni kanonları böyle tanımlayan. Bizim eski estetiğimiz bu yeni kanonlarla tehlikeye düşmez, yalnızca yeniden adlandırılır. Ortaya çıktıkları dönemlerde yönümüzü bulmak için en iyi yol yine dünkü edebiyatta, on yüzyıl öncekinde, uygarlığın ilk hecelemelerinde öyküden ne anlaşıldığına bakmak ve onları yeniden -hatırlamaktadır.

Edebiyatta yazılı öykü, der bize bu eski retorik, sözlü öykülerle aynı temel unsurlardan meydana gelir ve tıpkı onun gibi, yeterince ilginç bir olayı tüm ilgimizi canlı tutacak kısalıkta anlatır.

Ama, diye uyarır bizi, anlatılacak konunun bir başı, ortası ve sonu olması elzem değildir. Kırpılmış bir sahne, basit bir duygusal, ahlaki ya da ruhsal durum da bir öykü ortaya çıkarmak için gayet yeterlidir.

Belki belli dönemlerde olayın tamamı –olay örgüsü diye adlandırabileceğimiz şey– öykünün ayrılmaz parçasıydı: “Ne zavallı olay örgüsü!” denirdi. “Ne zavallı öykü!” Ama daha sonra türün ustaları, basit bir ruh halini ele alan hızlı ve çarpıcı kısa öyküleriyle ölümsüz anlatılar yarattı.

Konusundan ve tarzından bağımsız olarak, öykünün uzunluğu hususunda her zaman şu iki nitelik talep edilmiştir: yazarın izlenimlerini canlılıkla, uzatmadan aktarabilmesi ve eserin, türün kendisini tanımlayan akıcılığa, enerjiye, kısalığa sahip olması.

Bu iki nitelik öylesine türe özgüdür ki, insanlığın en eski çağlarından beri, en derin edebi kargaşalardan geçerken dahi öykü anlayışı değişmemiştir. Diğer edebi türlerin konseptleri dönemin modalarına göre müdahalelere maruz kalırken öykünün özü değişmeden kalmıştır. Öykü, anlatmanın doğal, alışılagelmiş ve yeri doldurulamaz biçimi olduğu için, tercih ettiğimiz ifade aracı insan dili olduğu sürece insanlar hikâye anlatmaya devam edecektir.

Anlatı, roman olacak kadar büyüyünce yapısında sorunlar oluşur. Kendi enerjik kısalığını koruyan öykü ise ister kültürlü ister cahil olalım, hepimiz tarafından bilinen haliyle kalır ve asla başka şeye dönüşemez.

Çin ve İran öyküleri, Yunan ve Latin öyküleri, Arap öyküleri, Binbir Gece Masalları, İtalyan Rönesans öyküleri, Perrault, Hoffmann, Poe, Mérimée, Bret Harte, Verga, Çehov, Maupassant, Kipling öyküleri, hepsi meydana getirilişlerinde tek ve aynı şeydir. Birbirlerinden ay ve güneş gibi farklı olabilirler. Ama farklı çağlardan da olsa tüm öykücülerde konsept, anlatma cesareti, yoğunluk, kısalık hep aynıdır.

Hepsi de son derece belirgin biçimde doğrudan konuya girme özelliğine sahiptir. Kötü bir sözlü anlatıcının sürekli uyarıldığı o “sadede gel, sadede gel...” ikazlarını onlara yöneltmek asla mümkün değildir. “Bir şey söylemeyen”, bize zaman kaybettiren ve yüzeysel detaylarda kaybolan öykücünün kendisine uygun başka bir uğraş bulmak için farklı alanlara yönelmesi münasiptir. Bu kişi öykücü olmak için doğmamıştır.

Peki ya eğer bu konudan uzaklaşmalar, arasözler, ince süslemeler kendi içlerinde büyük güzellikler içeriyorsa? Ya tek başlarına bunaltıcı öykünün önüne geçip üstün bir sanat eseri ortaya çıkarıyorlarsa?

Tebrikler, diye yanıtlar bunu retorik. Ancak bunlar yine de bir öykü sunmaz. Bu hayranlık uyandıran edebi gezintiler bir makalede, fantazi metninde, oyunda, denemede ve elbette romanda ışıldayabilir. Ama öyküde onlara yer yoktur ve asla kendi başlarına bir öykü oluşturamazlar.

Epik şiirin yeni biçimleriyle bir retorik roman yaratılmadıkça, diye sürdürür bu ihtiyar kadın sözlerini, büyük küçük, genç yaşlı, ölü diri hepimizin öyküden anladığı neyse öykü odur ve hep öyle kalacaktır. Gelecekteki yeni bir tür, nitelikleri ve yaratıcıları bakımından insanoğlunun içinden gelen bu eski ve güçlü anlatma isteğinden daha üstün olabilir. Ama ona başka bir isim bulmamız gerekir.

Mesele budur. İşte bana danışılan konu böyle döküldü retorik geleneğinin ağzından.

Bana, benim işe yaramaz, saplantılı öykü anlayışıma gelince, dürüst olmak gerekirse artık çok geç ondan kurtulmam için. Ama daha da kötüleşmemesi için elimden geleni yapacağım.

El Hogar, 21 Aralık 1928

author-image
Horacio Quiroga