Hamlet Neden Karar Veremiyor?
Hamlet çoğu zaman “kararsız” bir karakter olarak anlatılır. Oysa Shakespeare’in kurduğu mesele bundan daha derindir. Hamlet yalnızca ne yapacağını bilemeyen biri değildir; ne yaparsa bunun ahlaki, varoluşsal ve insani sonuçlarını sonuna kadar düşünür o. Bu yüzden onun duraksaması basit bir cesaretsizlik değil, düşüncenin eylem üzerindeki baskısı olarak okunmalı.
Bunu en açık gördüğümüz anlardan biri, Hamlet’in Claudius’u dua ederken yakaladığı sahne. Amcası savunmasızdır, Hamlet isterse o anda intikamını alabilir. Ama durur. Çünkü Claudius’u dua ederken öldürürse, onun ruhunun kurtulabileceğini düşünür. Babası günahlarıyla, hazırlıksız öldürülmüştür. Claudius’un ise böyle bir anda ölmesi Hamlet’e adalet değil, neredeyse ödül gibi görünür.
Bu sahne Hamlet’in kararsızlığını yüzeydeki anlamından çıkarır. Burada yalnızca “öldüremeyen” bir adam yoktur. Burada eylemin zamanını, anlamını ve sonuçlarını aynı anda tartan bir zihin vardır. Hamlet için mesele intikam almak kadar basit değildir. İntikamın gerçekten adalet olup olmadığı, doğru zamanda yapılıp yapılmadığı, hatta bu eylemin kendisini nasıl biri haline getireceği de meselenin parçasıdır.
Hamlet’in zihni burada açığa çıkar. Bir adım atmadan önce o adımın yalnızca sonucunu değil, anlamını da tartar. Mesele sadece, “Öldürmeli miyim” değildir, “Bunu şimdi yaparsam gerçekten adalet mi sağlamış olurum?” sorusudur. Bugün buna aşırı düşünme ya da analiz felci diyebiliriz ama Hamlet’in sıkıştığı yer yalnızca psikolojik değil. O, kararın insanı değiştiren tarafıyla yüz yüzedir.
Bu yüzden Hamlet’i modern psikolojiyle birlikte okumak güçlü bir okuma sağlar. Onun yaşadığı şey, bugün birçok insanın daha gündelik biçimlerde yaşadığı bir zihinsel sıkışmaya benzer. İnsan bazen bir kararın doğru olup olmadığını düşünmekle kalmaz, o kararın kendisini nasıl biri yapacağını da düşünür. Bir ilişkiyi bitirmek, bir yüzleşmeye girmek, bir hakkı savunmak, birini suçlamak, birini affetmek ya da bir yerden ayrılmak… Bunların hiçbiri yalnızca dış dünyada gerçekleşen eylemler değildir. Her biri insanın kendine dair fikrini de değiştirir.
Hamlet’in eylemi ertelemesi bu yüzden sadece zayıflıkla açıklanamaz. O, eylemin arkasında kalacak ruhsal tortuyu da görür. Bir karar verildiğinde o karar bitmiş olmaz. İnsan onunla yaşamaya başlar. Hamlet de tam olarak bunu bilir. Bir kez harekete geçtiğinde, artık yalnızca babasının intikamını alan oğul olmayacaktır. Aynı zamanda öldüren, kan döken, kendi ahlaki sınırını aşan biri olacaktır. Onu durduran şeylerden biri de budur: Eylemin yalnızca dışarıda değil, içeride de gerçekleşmesi.
Oyundaki “Olmak ya da olmamak” tiradı da bu açıdan aynı düğümün başka bir yüzüdür. Hamlet burada yalnızca yaşam ile ölüm arasında soyut bir tercih yapmaz. Var olmanın yükünü, acıya katlanmanın anlamını, bilinmeyen bir sonun korkusunu ve insanın neden harekete geçemediğini düşünür. Ölüm bile kesin bir çıkış gibi görünmez, çünkü ölümden sonrasına dair bilinmezlik, insanı yaşadığı acının içinde tutar. Shakespeare burada çok sert bir sorunu gösterir: İnsan bazen acı çektiği hayatı sevdiği için değil, bilinmeyenden daha çok korktuğu için sürdürebilir.
Bu, Hamlet’in zihninin temel yapısını gösteriyor. Her ihtimal başka bir ihtimali açar. Her karar, başka bir soruya dönüşür. Düşünce onu netleştirmek yerine daha da çoğaltır. Bu yüzden Hamlet’in trajedisi yalnızca geç kalması değildir, düşüncenin içinde giderek daha fazla sıkışmasıdır. Zihin eyleme hazırlanması gereken yerde eylemin yerine geçer.
Polonius’u öldürdüğü sahneyse bu tabloyu daha da karmaşık hale getirir. Hamlet, Claudius’u öldürmesi gereken anda durur, fakat perde arkasında kimin olduğunu tam bilmeden Polonius’u öldürür. Yani Hamlet tamamen eylemsiz biri değildir. Hatta bazen düşüncenin uzun süre bastırdığı gerilim, yanlış anda ve yanlış kişiye yönelir. Bu da karakteri daha insani yapar. Çünkü aşırı düşünme her zaman insanı sakin ve kontrollü kılmaz, bazen tam tersine birikmiş iç gerilim bir anda dağınık ve yıkıcı bir harekete dönüşür.
Burada Hamlet’in trajedisi daha çıplak görünür. Doğru eylemi sürekli ertelerken, yanlış eylem bir anda gerçekleşir. Bu yalnızca oyunun dramatik yapısı için değil, insan psikolojisi açısından da güçlüdür. Çünkü insan uzun süre yüzleşmekten kaçındığı şeyin etrafında dolaştığında, sonunda en doğru anda değil, en kırılgan anda hareket edebilir. Hamlet’in zihni bu yüzden hem keskin hem tehlikelidir. Çok görür, çok düşünür, çok tartar. Bu yoğunluk onu her zaman daha doğru davranmaya götürmez.
Hamlet’i hâlâ güçlü kılan şey de burada yatar. Onun sorusu yalnızca “Ne yapmalıyım?” değildir. Daha sert bir yerden sorar: “Bunu yaparsam kim olurum?” Kararsızlık bazen zayıflık değil, insanın kendi eyleminin ağırlığını fazla açık biçimde görmesidir. Ama bir noktadan sonra düşünce, insanı koruyan bir alan olmaktan çıkar ve hareketi durduran bir odaya dönüşür. Hamlet tam da o odada kalır.
Bugünün insanı için Hamlet’in hâlâ tanıdık gelmesi bundan kaynaklanır. Hepimiz krallar, hayaletler ve saray entrikaları içinde yaşamıyoruz. Ama çoğumuz, bir kararın yalnızca karar olmadığını biliyoruz. Bazı seçimler bir hayatı değiştirir ve bazı sözler geri alınamaz. Bazı yüzleşmelerden sonra insan eski yerine dönemez. Hamlet’in zihni bu yüzden uzak bir tragedyanın değil, hâlâ güncel bir insan hâlinin sahnesidir.
Shakespeare’in büyüklüğü de burada ortaya çıkar. Hamlet’i sadece tereddüt eden biri olarak değil, düşünmenin ağırlığı altında biçim değiştiren biri olarak kurar. Onu basitçe “cesur” ya da “korkak” diye okuyamayız. Hamlet’in içinde aynı anda yas, öfke, suçluluk, ahlaki hassasiyet, ölüm düşüncesi ve kendilik sorgusu vardır. Karar verememesi, bu karmaşanın sonucudur.
Belki de Hamlet bize şunu gösterir: İnsan bazen eyleme geçemediği için düşünmez, düşündükçe eyleme geçemez hale gelir. Düşünce yalnızca yol göstermez. Bazen yolu daraltır, çoğaltır, karartır. İnsan ne yapması gerektiğini bilmediği için değil, yapacağı şeyin kendisini nasıl değiştireceğini fazla iyi sezdiği için olduğu yerde kalır.