Endoktrinasyon Felsefesi Üzerine
Bazı insanlar her zaman savaş halinde yaşar.
Friedrich Nietzsche, İyi ve Kötünün Ötesinde adlı kitabının giriş kısmında filozofların “hakikate” karşı genellikle patolojik bir takıntı geliştirdiklerini belirtir. Evrendeki en muazzam şey hakikatken Sokrates’e göre dünya üzerindeki kötülük, hakikate ilişkin bilginin yokluğundan kaynaklanır. İşte bu yüzden kütüphanelerimiz hakikati derinlemesine sorgulayan, daha yüzeysel bir ifadeyle doğru ve yanlışın ne olduğu ya da olmadığı üzerine yazılmış kitaplarla doludur.
Peki ya insanların çoğu hakikati değil ama haklı olmayı istiyorsa? Böyle durumlarda hakikatin yükümlülük haline gelmesi kaçınılmaz. Düşünürler, bilim insanları ya uzmanların “doğru” kabul ettiği bir şey başka birini haksız çıkarıyorsa insan zihni tuhaf bir tepki verir ve savunmaya geçerek kendini kilitler. Filozof Chris Ranalli’ye göre bu tarz durumlar pekâlâ “endoktrinasyon” yani belli bir düşüncenin karşı tarafa sorgulama fırsatı vermeden kabul ettirilmesi, başka bir deyişle “telkin ya da beyin yıkama” olarak tanımlanabilir.
Kavramı kısaca özetlemek gerekirse endoktrinasyon, kişilere belli bir inancı, görüşü ya da ideolojiyi sorgulamadan kabul ettirme sürecidir ve akıl yürütmeyi azaltarak kişinin sahip olduğu inançları korumasını sağlar. Burada kritik olan noktaysa kişinin zeki ya da bilgili olmaması değil, sorgulama kabiliyetinin kasıtlı ya da dolaylı bir biçimde devre dışı bırakılmış olmasıdır.
Kendi kafesinizi kendiniz inşa ediyorsunuz
Ranalli, sosyal epistemoloji üzerine yapmış olduğu çalışmalarda endoktrinasyonun yalnızca insanların neye inandığıyla değil, aynı zamanda bu inancın dış dünyadan ne ölçüde yalıtıldığıyla ilgili olduğunu öne sürer. Sorgulanması akıl dışı olarak görülen ya da ahlaken uygunsuz kabul edilen kimi inançları “epistemik olarak yalıtılmış içerik” olarak adlandırırken, bu tür inançların insanlar için adeta psikolojik bir kafes vazifesi gördüğünü belirtir.
Ranalli’ye göre endoktrinasyon kavramı, bireyin olası bütün karşı kanıtları daha en baştan geçersiz saymasıyla eş değerdir. Epistemik açıdan olağan bir durumda kişinin ilk yaptığı şey önüne gelen kanıtları değerlendirmek, tartmak ve nihayetinde kabul etmek ya da reddetmekken endoktrinasyon söz konusu olduğunda -kanıt henüz ortada yokken bile- kanıtın geçersizliğine dair bir hüküm söz konusudur. Biri çıkıp da karşıt bir görüş öne sürdüğünde -ne kadar ölçülü ya da makul olursa olsun- bu görüş, yerleşik düşüncenin gözden geçirilmesi için yeterli görülmez. Aksine ya “inanç sınavı” olarak görülür ya da düşmanca bir “propaganda.” Ranalli’nin ifadesiyle endoktrinasyon, olası bütün karşıt görüşleri irrasyonel ve gayriahlaki olarak niteleyen bir tür savunma mekanizmasını da beraberinde getirir.
İşte bu yüzden beyni yıkanmış bir insanla tartışmaya çalıştığınızda karşınızda bir duvar varmış gibi hissedersiniz. Zira muhatabınız, sunulan kanıtları değerlendirip farklı bir sonuca varmış değildir. Aksine, yanlış olma ihtimaline karşı bağışıklık kazanılmış katı bir inanç sistemiyle muhatap olursunuz. Olası her tür karşı kanıt düşmanca unsurlar olarak algılanır. Üstelik beyni yıkanan bir kişi açısından şeytana uyma olarak adlandırılan bu durum akla hayale gelmeyecek farklı biçimlerde ortaya çıkabilir – hakemli bir bilimsel dergide makale biçiminde yayımlanan bir yazıda bile.
Ranalli, 2022 tarihinde yayımlanan Closed-minded Belief and Indoctrination, başlıklı çalışmasında “beyni yıkanmış” kişilerin bilişsel kapasite yönünden ortalama bir insandan farksız olduğunu belirtir. Yani beyni yıkanan biri sizden daha eğitimsiz ya da daha kıt akıllı değildir. Aksine çok daha iyi eğitim almış, çok daha zeki ve retoriği daha kuvvetli olabilir. Ancak ayırt edici özellik, bu kişilerin sürekli çatışma hâlinde olmasıdır. Şüpheyi bir tehdit olarak algılarlar. Bu yönüyle de endoktrinasyon, belli bir inanç içeriğinden ziyade o inancı revize etme konusundaki direnci ifade eder. Ve Ranalli’ye göre endoktrinasyon yalnızca faşist, köktendinci ya da fanatik inançlar bakımından değil, liberal demokratik inançlar bakımından da ortaya çıkabilir.
Çıkış imkânı
Peki bu konuda ne yapabiliriz?
Gerçek anlamda beyni yıkanmış bir insanla karşılaştığımızda genellikle onu zorlamak, bunu da akıl yürütme yoluyla yapmak isteriz. Argümanlarımızı sistematik bir biçimde sıralar, kanıtlarımızı seferber eder ve adeta tahkim edilmiş bir kaleye saldırır gibi yaklaşırız. Bunu yaparız çünkü yeterince kanıt sunduğumuz takdirde karşımızdakinin direncini kırabileceğimizi düşünürüz.
Oysa böylesi bir yaklaşım anında ters teper. Muhatabımızın üzerine gitmek savunma mekanizmalarını daha da güçlendirirken ağzımızdan çıkan her söz, onların gözünde düşmanca bir kanıta dönüşür. Dolayısıyla saldırgan bir tavır benimsemek yerine daha kapsayıcı ve sabırlı olmalı, karşımızdaki insana bir çıkış imkânı sunmalıyız. Zira şartlandırılmış bir zihnin dönüşüme açık hâle gelmesinin ön koşulu, her şeyden önce ona, güven içinde şüphe edebileceği bir ortam sunmaktır.
Çoğumuz farkında olmayabilir ama şüphe etmek korkutucudur. İnsan kendini savunmasız hisseder. Bilhassa da kişi, kendi kimliğini inançları üzerine kurduysa bu inançları sorgulamak kendi benliğini yıkmak gibi gelir. Bu yüzden çoğu insan, hatalı olduğu açıkça belli olan en kötü fikirlere tutunabilir. Buradaki sorunsa hatanın görülmemesi değil, o inancın bir hata olduğunu kabul etmenin her şeyden çok daha korkutucu olmasıdır. Üstelik bunu yüzüne vuran kişi küçümseyici ya da alaycı bir tavır takınıyorsa direnmek çok daha doğal hale gelir.
Aslında bir tür epistemik şefkate ihtiyacımız var. Şüpheye alan açmalı, fikir değiştirmeyi zayıflık değil cesaret olarak görmeliyiz. Nihayetinde kim olursa olsun karşımızda düşman değil, farklı düşünebilmek için güvene ihtiyaç duyan bir insan durur.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan