Anlam Yoksunluğumuzu Çalıştığımız İşlerle Telafi Edemeyiz
Glutensiz, şekersiz, alkolsüz… Felsefeci Mazarine Pingeot’nun son denemesi Une philosophie du manque’da da belirttiği gibi günümüzde “bir şeylerin yokluğu ya da eksikliği” gerçek bir katma değer haline geldi. Pingeot ile yaptığımız söyleşide eksikliklerin dünyayla kurduğumuz ilişkide nasıl bir rol oynadığını konuştuk.
Athénaïs Gagey: Son zamanlarda sıklıkla gördüğümüz bu “bir şey-siz yaşama trendi” nedir?
Mazarine Pingeot: Raflardaki etiketlere hiç dikkat ettiniz mi? Ürünler artık bileşenlerden birinin yokluğuyla satılıyor. Nikotin içermez, alkol içermez, sülfit içermez gibi ibarelerle dolu yüzlerce etiketle karşılaşıyoruz çünkü günümüzde bir şeyin bulunmayışı başlı başına bir katma değer haline dönüştü. Kelimenin tam anlamıyla işin esası şu, sülfit içermeyen şarap ya da nitrat içermeyen jambon üretmeniz için daha fazla para harcamanız, dolayısıyla da o ürünü sülfitli ya da nitratlı jambondan çok daha yüksek fiyata satmanız gerek ki, bu aynı zamanda daha fazla kâr demek. Gerçi buradaki katma değerin ahlaki bir yanı da var: Sağlığı korumak için illa bir şeyleri eksiltmeniz gerekiyor ve böylece “bir şeyin bulunmayışı” çağımızın egemen nosyonlarından biri haline gelen sağlık hassasiyetinde başı çekiyor. Buna biyolojik yaşamı yüceltmenin yolu da diyebiliriz. Üstelik artık yokluğu satmak, temiz bir vicdan satmak anlamına da geliyor ve böylece tüketim, kapitalist enerjiyle uyumlu hale getirilen etik bir taahhüt eylemine dönüşüyor. Kısacası süt kreması yerine kestane kreması satın alabilir ve kendinizi ekoloji yanlısı partilerden birine oy vermiş gibi hissedebilirsiniz.
Antropolojik ilke bize, bireyi harekete geçiren şeyin arzu olduğunu söyler. Görünüşe bakılırsa bir şeylerin yokluğunu satmak da bu ilkeyi doğruluyor. Fakat benim burada asıl vurgulamak istediğim, kapitalizmin varoluş eksikliğini sahip olma eksikliğine dönüştürmüş olması. Bize tüketme fırsatı sunuyor ki, yanlış nesne ve anlamlara odaklanarak boşluk duygumuzu telafi etmeye çalışalım. Halbuki tek gerçek boşluk, insandaki varoluş eksikliğidir ve insan bu boşluğu genelde bir şeyleri simge haline getirerek, yücelterek ya da doğrudan nesnenin kendisini ikame ederek doldurur.
AG: Varoluş eksikliği derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?
MP: Bu bir insanlık durumu. Doğuştan eksik varlıklarız. Prometheus miti bunu anlatır. Olimpos ateşini çalarak insanlara götürür çünkü çıplaktır ve gerekli kaynaklardan yoksundur – yani eksik ve yetersizdir. Mit aynı zamanda söz konusu eksikliğin ancak dönüşümle giderilebildiğini de gösterir. Mutlaka bir nesneyle değil ama zekâyla, yaratıcılıkla, teknikle, sanat ve kültürle. Aslında burada noksanlık dediğimiz şey, bir anlamda felsefenin de başlangıcı. Bilgelik başarısız olmasaydı Sokrates “niçin” sorusunu sormaz ve zihinsel muhakemenin önü açılmazdı. Kapitalizm bu denli iyi işlemeye devam ediyorsa bunun asıl sebebi, insanlığın bu en temel eksikliğinden beslenmesi ve boşluğu doldurmak için oldukça yüzeysel, materyalist yöntemler sunması. Peki kapitalizm öncesi nasıldı? Elbette metanın yerinde başka ikameler, mesela din ya da bilim vardı.
AG: Günümüzün enformasyon ekonomisi bütünüyle bilginin veri haline getirilerek biriktirilmesine odaklanıyor. Bu da mı varoluş eksiliğinden kaynaklanıyor?
MP: Bilgi olduğu iddia edilen şeyin arkasında bir eksiklik varsa emin olun buradaki eksiklik varoluş değil, hatta bilginin kendisi bile değil. Bunun bir şeyleri eklemekle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Daha ziyade bir şeyleri çıkarmakla, aslında tek bildiğimizin hiçbir şey bilmediğimiz olduğunu kabul etmekle ilgili. Dolayısıyla buradaki üstesinden gelinemez eksikliği olumsuz bir şey olarak değil, düşünce ve araştırma için bir çağrı olarak görmeliyiz.
Bilginin katlanarak artacak biçimde birikimi aslında bolluk mantığının da bir parçası. Walter Benjamin Hikâye Anlatıcısı’nda artık hiç kimsenin hikâye anlatmayı bilmediğini çünkü gerçek bilginin, hikâye sanatının yerini aldığını söyler. Bu, yorumlama faaliyetinin ve hayal gücünün de sona erdiği eşiktir. Yapay zekâ devrimiyle de doyma noktasına ulaşmış durumdayız. Doygunluk doygunluğu doğurur. Bilgi konusundaki eksikliğin arkasında işte tam olarak bu var: Sonsuzluğun sonsuz eksikliği.
AG: Peki bütün bu eksikliklerimizle tarihsel süreçte nasıl bir ilişkimiz oldu?
MP: Her zaman felsefi arka plana bağlı kaldı. Antik düşünceden moderniteye kadar insanlar kozmosu tamamlanmış bir şey olarak algıladılar. Tamamlanmışlık, bütünlük, harmoni ve sonluluk mükemmelliği tanımlayan terimlerdi. Dolayısıyla eksiklik de bir kusur, bir düzensizlik işaretinden başka bir şey olamazdı. Bu nedenle o dönemlerde baskın paradigma, ataraxia’yı ya da kişinin ihtiyaçları karşılanmak suretiyle eriştiği doygunluğu hedefliyordu.
Fakat bilimsel keşiflerin sonsuzluk kavramını ortaya atmasıyla birlikte eksiklik ve beraberinde getirdiği arzu kavramlarının doğası köklü bir değişime uğradı. İnsan kendi inandığı ayrıcalıklı konumunu kaybetmiş ve onca sınırsızlığın, sonsuzluğun içinde ufak bir toz zerresinden ibaret olduğunu anlamıştı. Böylece eksiklik başka bir şeyin, üstelik ancak bambaşka bir düzeyde bulunabilecek bir şeyin boşluğu haline geldi. Eksiliğin giderilmesi için Antik Çağ’ın sunduğu çözümlerin korunması, insan olma halinin yapısal olarak eksik bir varlık olmakla eş değer olduğu bu modern paradigmada artık mümkün değildi.
AG: Peki bu çözümlerin yerine ne gibi alternatifler ortaya çıktı?
MP: Üç tür arzu belirdi. Bunlardan ilki Spinozacı arzuydu. Eksiklik duygusundan kopmuş ve kınanan bir şey olmaktan çıkmıştı. Artık yalnızca kişinin kendi varlığını koruyabilmek için güce yönelmesiydi ve burada özellikle de bilgi, bilincin her şeyi yeniden kendine mal etmesini sağlıyordu. Bir de Kartezyen düşünce ya da bilincin yolu vardı ve Spinozacı arzunun aksine kendine mal etme mümkün değildi. Arzu, insanlığın ötesinde bambaşka bir düzenin olduğunu düşünmeye zorlayan bir eksiklikti.
Arzunun üçüncü formuysa piyasa mantığından yola çıkan diyalektik arzuydu. Burada eksiklik, dinamik bütünün yararına itici bir güç haline gelmişti. Mesela Smith’i ele alalım. Smith’in düşüncesinde karşımıza, özünde olumsuz olan eksikliklerden olumlu bir şeyler üreten görünmez el fikri çıkar. Eksiklik artık mutlak bir insan deneyimi değildir ve olumlu bir şey haline dönüşmüştür ve sürekli tatmin edilmeyi, metayla beslenmeyi, yenilenmeyi talep eder. Kendisinden başka bir şeylerin faydasına kullanılır. Bu biraz tuhaf bir durum çünkü kârlı hale gelen ve olumlu değere dönüşerek artık var olmayan eksikliğin kendisini ortadan kaldırmak isteriz.
AG: Aşırılıkçılığın ve köktenciliğin bu bolluk ideolojisine katkıda bulunduğunu belirtiyorsunuz. Nasıl?
MP: Kant, bir krizle karşı karşıya kaldığımızda dogmacılığın ve şüpheciliğin hayaletlerinin belirdiğini söyler. Bugün tam olarak bunun ortasındayız. Bir yanda genel şüphecilik var. Gerçek haberle sahte haber arasında ayrım yapmak güçleştikçe genel olmaktan çıkıp adeta bir din haline geliyor. Fakat her şeyden bu denli şüphe duymak -her ne kadar böyle düşünenler kendilerini eleştirel düşünce taraftarı olarak görseler de- aslında gizli bir dogmatizmdir ve şüphe, hâlihazırda var olan açıklamalardan beslenir. Öte yandan insanlıktan uzak bir dogmatizm basit, genellikle de popülist çözümler dayatır. Bu yüzden de gerek ulusal düzeyde gerekse diğer geleneksel yanıtlar çerçevesinde kimlik politikalarının döndüğüne tanıklık ediyoruz. Çünkü kimlik her zaman ya bir problemdir ya bir eksikliktir ya da endişe kaynağı olan bir çözümsüzlüktür. Üstelik çoğuldur, sorgular ama aynı zamanda sorgulanır. Her iki taraf da çeşitli çözümler sunarak karmaşaya son vermek, sorgulamayı ortadan kaldırmak ve kesinlik sağlamak ister.
AG: Küçülmenin bu eksiklik ve bolluk ideolojisiyle tutarlı olduğunu belirtiyorsunuz.
MP: Nasıl ki “bir şey-siz” toplumlar olarak toksik maddelerden kurtulmaya çalışıyoruz, benzer şekilde büyümeyi de durdurmamız, hatta küçülmemiz gerek. Sorun şu ki, büyümenin durdurulması dendiğinde yalnızca tüketime odaklanıyor ve sık sık tüketimi azaltmanın yeterli olacağını söylüyoruz. Bu da fikrin yalnızca ihtiyaçların karşılanması paradigması içinde kalmasına neden oluyor. Mutlu bir ölçülülük bolluğu da garanti etmeli. Böylece bir anlamda arzularımızın ancak sınırlandırıldıkları takdirde tatmin edilebileceğini söyleyen eski fikre dönüyoruz. Bu, tam anlamıyla her şeyin karşılanabildiği sınırlı bir dünyada mümkün ancak küreselleşmiş ve çoğu sınırlamadan kurtulmuş bir dünya için yetersiz.
Politik düşüncenin yegâne referansı ihtiyaçların karşılanması ve kontrolü olamaz. Özellikle eksikliği giderilemeyecek şeyler söz konusu olduğunda yeniden düşünmemiz gerek. Her zaman bir boşluk olacak – ya da dönüştürülmesi gereken küçük boşluklar. Üstelik böylesi bir bakış açısı yaşamı yücelten ve onu tek düşünce yöntemi olarak görenleri de ilgilendiriyor. Yaşamak ya da yaşamamak, tüketmek ya da tüketmemek, bunlardan hiçbiri doğru yol değil. Bunlarla birlikte öteki değerlere de başvurmalıyız.
AG: Öteki değerler derken?
MP: Özgürlük ve eşitlik gibi kimi değerler tarih boyunca yaşamın ötesine geçti. Bu gibi sosyal değerlerimizi yitirirsek ya da sağlığın ne için kullanıldığını sorgulamazsak teknolojik ideolojiye kapımızı açmış oluruz. Transhümanist vaatler büyük bir sağlık projesinin peşinde ama bana göre bizleri insan yapan şey bu gibi ilerlemeler değil. Hepimizin makine gibi yaşadığı bir hayat, buna değer mi?
AG: Şu an gerçek bir anlam krizinin ortasındayız. Özellikle de hiçbir şeyden asla tatmin olmadığı söylenen genç nesil. Bu iyiye işaret olabilir mi?
MP: Kesinlikle. Bu anlam arayışı, varlığımızın bir parçası haline gelen mutlak eksikliğin en saf tezahürü. Kim olduğumuz gerçeğini ortaya çıkarıyor. Ve kapitalist, köktendinci ya da bilimsel hiçbir yanıtla tatmin olmuyoruz. Doyurmaya çalıştığımız arzuyu çalışma hayatı da tatmin edemiyor – bence harika bir şey. Çünkü bana göre başarılı bir hayat kişinin her zaman tatmin olmadığı ve dolayısıyla da sürekli bir şeyleri sorgulayıp arayışta olduğu hayattır. Istırap yanılsamasına kapılmadan bu sürekli endişeli olma halinden faydalanmalıyız çünkü bize hareket etmek, aramak için gereken itici gücü veriyor. Ve böylece hâlâ direnebiliyoruz.
AG: Peki kişinin kendisi için ideal olduğunu düşündüğü bir işin varoluş eksikliğini telafi edebileceğini ummak biraz hayalperestlik değil mi ve bu aynı zamanda sizin eleştirmekte olduğunuz ticari zihniyeti de yansıtmıyor mu?
MP: Sanmam. İş bir nesne değil, kendimizi ortaya koyduğumuz bir alan, bir katılım biçimidir. Üstelik bu insan eksiliğinin de çaresi var, aksi halde durum gerçekten umutsuz olurdu. Çalışma hayatındaki belli bir pozisyon bizi bir süreliğine tatmin etse de bu, problemin çözüldüğü anlamına gelmez çünkü bir kez başladı mı hiçbir şey bu anlam arayışının yerini dolduramaz. Doldurabilseydi, Callicles’in de dediği gibi, bizler ölmüş olurduk. Fakat yine de bir işin bizi ötekinden daha fazla tatmin edeceğine inanmanın ve bu uğurda daha iyi yaşam koşullarından vazgeçmenin çok da sağlıklı bir durum olduğunu düşünmüyorum.
Mazarine Pingeot ile yapılmış söyleşiden alınmıştır.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan